Bir Ölçü Un, Bin Hatıra ile Canlanan Aşk
Aşk… Sadece “Seni seviyorum” demekle sınırlı değil. Evlilik gibi en önemli müesseselerde saygının, sevginin yanında hoşgörünün de yer alması gerekmez mi? Sevda denilen en güzel duygu, yalnızca dilden mi ibaret, yoksa sözden mi? Halk ozanlarımız sevdaya dair nice dolu besteler yazarken, şairlerimiz satırlara sığdıramazken… Hacı Bektaş-ı Veli’nin dediği gibi:
“Aşk, gönüllerin aynasıdır; ne varsa onda görünür.”
İnsan, aşkı yaşadığı kişinin gözlerinde kendi benliğini, özgürlüğünü ve güzelliğini görebilmelidir.
Bir sabah uyandığınızda kulağınızda çalan o ince, tatlı beste… İşte o, aşkın eseridir. Çünkü müziksiz dans edenler deli değil, aşıktır. Beş çayındaki hoş sohbetin şekeri; bazen küçük bir kızın gamzesi, bazen de masum bakışlarında gizlidir aşkın tarifi.
Aşklar ilk aileden başlar. Nasıl ki kız çocuğu ilk babasına, erkek çocuğu ilk annesine âşıksa… Büyüyüp serpildiğinde öğretmenine, sonra da ruhunu okşayan bir benliğe âşık olur. “İstemem” deseniz de aşk bir gün sizi bulur.
İşte bu duygularla yola çıkarak dedim ki; Chef Club’ta yemeklerin hikâyesi olacaksa, bu hikâyelerden biri mutlaka yer almalı. Çünkü “Zencefilli Kurabiye” sadece bir tat değil; her ağızda parçalanan tanelerinde aşkın eseri var, aşkın önemi var, benimseme duygusu var, aşkın yaşanış tarzı var.
Ve bu kurabiyenin olmazsa olmazı… Kalpsiz bir dünya düşünememek. Tüm olumsuzluklara rağmen hayatın güzel olduğunu, yaşamanın, sevmenin, sevilmenin ne kadar kıymetli olduğunu bilmek. Benim için bu kurabiye; bolluğun, bereketin, umudun sembolüdür.
Hikâye, uzak bir ülkede geçer… Pastane sahibi bir adam, eşine deliler gibi âşık. Onun hastalığıyla birlikte derinden sarsılmış. İyi bir pastacı olarak sevgisini, hoşgörüsünü ve sadakatini enfes bir tatla birleştirmek istemiş. İçine zencefil, karanfil ve tarçın kattığı bir kurabiye yapmış. Ona iyi geleceğini düşünmüş. Ve eşine yedirmiş… Şimdi mesele kurabiye midir, yoksa yaşanan aşkın eseri mi? Bilemem. Ama bildiğim bir şey var: Sevgi varsa, bütün engeller bir bir aşılır. Belki de sırtında bir yığın dert varken, eşine şifanın kapısını aralayan tatlar sunmasıdır asıl mesele.
Benim hikâyem de bir kış günü başladı. Bitkin, yorgun ve grip olduğum, ne halim ne dermanım kaldığı günlerden biriydi. İki nefesim; okyanus gibi derin duruşlu kızım Deniz ve sert sular gibi akan ama gördüğümde nehir olup içimi ısıtan can parçam Nehir, mutfağa girdiler ve:
“Anne, un bizden; tatlar senden.” dediler.
O an aklıma bu kurabiye geldi. “Bize de şifa olur mu?” diye düşündüm. İştahım yoktu, serumlarla ayakta duruyordum. Ama Hacı Bektaş-ı Veli’nin sözünü hatırladım:
“Kız evlat, emanettir; emanete ihanet eden, Hak’tan uzak kalır.”
Ve mutfağa girdim… Bu kez tarife birebir bağlı kaldım. Belki de beni o tarife çeken şey, kızlarım için yeniden aşka sarılma duygusuydu.
Sonuç mu? Kıtlıktan çıkmış gibi yedik… Tadı öyle hafif, öyle inceydi ki… Canım acıyordu, susuyordum ama bir ısırıkla kendimi düşler bahçesinde, denize nazır bir sahil kasabasında hissettim. Kulağımda hafif bir melodi, yaz melteminin esintisi… O an bir kez daha anladım ki kara kışlar kalıcı değildir. Yanında içtiğim sütle uyumu ise adeta bir yazarın kaleminden dökülen kompozisyon gibiydi.
Her ısırıkta fark ettim: Umudumuz ne olursa olsun, hasretin adı ne olursa olsun, yaşananlar neyle sınanırsa sınansın, insanın en sevdiği yine kendisidir.
Değerli okurlar; siz de sevdiklerinize, iyi günde, hastalıkta, sağlıkta bu kurabiyeden yapın. Çünkü bazen bir kurabiye, sadece tatlı değildir; aşkın, sevginin ve umudun ta kendisidir.
